ŞARKILARA YÜKLENMİŞ ÖMÜR

ŞARKILARA YÜKLENMİŞ ÖMÜR

Nice eller geçti gitti hayattan,
ağacı, toprağı, bebeği büyüten
nasırlı, kuru, kaba eller,
yumuşak, uzun, geniş kavrayışlı,
okşarken acıtan eller,
acıtabilen…

Nice şehirler geçti,
göğü de yeri de delen,
delebilen,
ışıklı ışıksız, parkı yeşilsiz,
çamuru yol, sağı sol,
beton caddesinden
araba, köpek, inek geçen,
geçebilen…

Nice evler geçti,
adressiz, kapısız, insansız,
sıcak, kıpır kıpır, aydınlık,
soğuk, ıssız, karanlık olan,
olabilen…

Ve nice şarkılar geçti tümünün ardından…

Şarkılara yüklenmiş sanki bir ömür…

MM

Reklamlar
Görsel, Günlük, Şiirlerim içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ÇIRPINAN KENDİLİK-SIRADAN DİYALOGLAR

SIRADAN DİYALOGLAR

ÇIRPINAN KENDİLİK

Gerçek hayatta da bir öyküde de karşılaşmaktan keyif alınacak biriydi…

Gülünce, gözlerinin içi gülüyor görünen, neşeli… İlgili, düşünceli, güler yüzlü…

Oysa, “insan”a duyulan içten sevgi ile “öteki”ne olan aşırı merakın yansımasının ayrımını yapmak ilk bakışta, kolay değildir her zaman…

Biraz daha fazla vakit geçirdikçe, söylen(e)memiş bir sürü duygu ve düşüncenin, karmaşık bir biçimde zihninde uçuştuğunu görmek mümkün olacaktı; hepsi insana özgü, hepsi tanıdık olmakla birlikte, olması gerekmeyen yerde etkileşecekti tutum ve davranışlarıyla, bu aktarılmamışlıklar-yaşanmamışlıklar… akla uydurma, yansıtma, küçümseme, inkâr şeklinde, günlük hayat içinde gerekli görülen yerlere dağıtılacaktı…

Bir insan çırpınıyordu, yıllardır gizle(n)miş olduğu dağ gibi duygu-düşünce-eylemsizlik yığınının içinden… Aslında öncelikle kendine görünmeyi, kendi kendini keşfini bekliyordu; kendisinin de farkında ol(a)madığı kendiliğiyle baş başa…

MM

Foto: 1- Ergan, Erzincan (Umut Can Çabuk’tan)

2- Efes, İzmir (Esen Kantarcı’dan)

Görsel, Günlük, Sıradan Diyaloglar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

KÖR BAYKUŞ-SADIK HİDAYET

sadık hidayet-kör baykuş

KÖR BAYKUŞ-SADIK HİDAYET

Aslında daha önce de yazarı merak etmekle birlikte, misafir olarak katıldığım bir okuma grubu toplantısındaki tartışmalar, kitaba olan merakımı arttırdı; bu toplantıya katılan arkadaşımın yazısı* ve üstelik kitabı da hediye edişi ise kısa süre içinde okumama vesile oldu… bir gecede, neredeyse sabahlayarak, bitirdim, sonlara doğru çok uykum gelmesine rağmen…

Kitaba başladıktan sonra, aslında önce ilginç gelmekle birlikte, giderek okumamın görevleştiğini hissettim… Yani evet, merak olmakla birlikte, arkadaşımın başyapıt nitelemesi ve üzerinde konuşalım demesi, devam esnasındaki asıl motivasyonum oldu :((

S. Hidayet’in psikanalizi bilip bilmediğine dair bir bilgi görmedim; nasıl bir anne-babası olduğu, onlarla ilişkisinin nasıl olduğu, kardeşleri, sevgilisi veya karısı, hattâ çocuğu var mıydı (Google’da taratınca bir oğul çıkıyor gibi, ancak bu kişi şair ve doğum tarihi 24.01.1951, İran; yani Paris’te Nisan 1951’de ölen Hidayet ne ara bu çocuğu yaptı, kiminle yaptı?); ayrıca, kendisinin fiziksel özellikleri nasıldı, bedenini nasıl algılıyordu acaba, gibi sorularımın cevabını, kitabı okuduktan sonra Google’da yaptığım -gerçi çok da uzun olmayan- Türkçe taramalarda, maalesef bulamadım. Oysa değerlendirmelerim için önemli idi…

Sayfalar ilerleyip de karakterler iç içe geçmeye başlayınca, bu tarzın, basitçe afyonlu birinin rüya-gerçek-halüsinasyon karışımı ifadeleri olmaktan ziyade, yazarın bilinçli-seçtiği bir yöntem olduğu kanaatim oluştu. Evet, yazar şarap-afyon etkisini çok iyi biliyor olsa bile ve ben de edebi anlatı yöntemleri hakkında çok da geniş bilgiye sahip olmasam da; bu biçimin, modern ve o dönem için belki deneysel denebilecek bir özellik taşıdığını düşündüm; ancak, yazarın diğer eserleri ve üslubu hakkında da bilgim olmadığını belirtmeliyim.

Atlamadıysam, 17 kez afyon sözcüğü saydım; buna yakındı sanırım, şarap ve sarhoş sözcükleri de… yazarın anlatısında afyonlu veya sarhoş ruh-düşünce halini kullanmasını, önce onun bağımlılığıyla ilişkilendirsem de kitabı sindirip bütünlüklü olarak değerlendirdiğimde, aslında bu hali kamuflaj amacıyla kullanmış olabileceği fikrim oluştu… Bu, yazarın gerçekliği değildi; değil o dönem için, bugün bile hâlâ bir çok yönleriyle devrimci unsurlar taşıdığı iddia edilebilecek biçimde, aykırı, itici, yasaklı duygu-düşünceleri, ayık, iyi ve bilinçli kahramanlar aracılığıyla değil, afyon-içki etkisi ile kafasının salim olmadığını düşündüren bir roman kişisi aracılığıyla aktarmayı seçmiş olmalıydı… Tanrı/din/inanışın reddi, cinselliğin ve kadın bedeninin ayrıntılı tasvirleri, sütanne ve onun çocukları aracılığıyla bile olsa ensesti, küçük erkek çocukla ilişkiyi çağrıştıran/anlatan ifadeler, insan öldürme… hem dönem itibarıyla hem de İslami-muhafazakar bir toplumdan çıkan bir ses olması bakımından, yazarı devrimci kılıyor bence…

Ancak, yine, aktarılan teferruat, yazarın duygu ve düşüncelerinin de yansıtılmış olabileceğini akla getirmekteydi… Kadına olan olumsuz bakışın, her ne kadar, aşka ve sıcaklığa, yakınlığa iyi duygular iliştirilmiş olsa bile, öfke-nefret-şiddet boyutuna vardığı aşikar… Anne-sevgili figürü her fırsatta karşımıza çıkıyor ve bu figüre yapılan aşırı biçimde olumlu ve olumsuz atıflar, yazarın geçmişte annesiyle ilişkisinin nasıl olduğunu merak etmeme; yine kâh amca, baba kâh ırmak kenarındaki ihtiyar kâh sakallı arabacı vb, farklı biçimde görünen, fondaki yaşlı erkek, geçmişte nasıl bir baba veya nasıl bir otorite algısı olduğunu bilmeyi istememe yol açtı. Bir kaç yerdeki, kendisi ve erkekliği konusundaki olumsuz ifadesi ise bedensel yapısı/özellikleri nasıldı acaba, diye sormama neden oldu… Diğer insanların küçümsendiği ifadelere de bir çok yerde rastlanıyordu kitapta… Öldürmenin ötesinde, parçalara ayırma; birden fazla geçen, kan, pıhtı, damarlar, kemik gibi ifadeler; ölünün yanında yatma, ölüyü sevme; yer yer depersonalizasyon-dissosiyasyon ifadeleri…. Bu sarsıcı ifade ve tutumlar neye hizmet ediyor olabilirdi? Diyelim ki, hepsi afyon etkisi… Ama yine de yazarın, bu kitabın basılmasına ayık zamanlarında izin vermiş olması bile büyük cesaret, öyle değil mi? Kaldı ki, kitapta yer alan biyografide, arkadaşı, afyon bağımlılığının Hidayet’in son zamanlarında olduğunu ve onun hep çok olumlu karakter özellikleri taşıyan biri olduğunu söylüyor (ancak burada, sevdiği arkadaşını koruma hissi ve ölünün arkasından olumsuz konuşmama tutumunun da olabileceğini akılda tutmalı, diye düşündüm)…

Kitapta, tüm bu uç olumsuz aktarımlar bir arada-arka arkaya-iç içe idi ve toplantıdaki okuyucuların sarsılması bundan olmalı, diye düşündüm…

Peki, ben sarsıldım mı? Hayır… Yeterince aşinaydım belki, bir nevi desensitizasyon gibi, kimbilir… Ama, hoşlanmadığım kesin… Dönemiyle birlikte değerlendirildiğinde farklı ve devrimci olabilecek nitelikte bulsam bile, hatta işlevsel, yani bazıları için işe yarayacak bir tarz ve içerikte olmakla birlikte -yani, eserin/yazarın benim sezinlediğim gibi bir amacı varsa bile- ve olanca samimi, açık, akıcı anlatıma rağmen; “bu”, benim, yazıcı-düşünücü-okuyucu olarak benim, sevdiğim, estetik bulduğum ve tercih ettiğim bir tarz ve içerik değil… Yer yer, hayata ve ölüme dair felsefik kavrayışı aktaran ifadeler görülse de bence, daha çok, öznel bir karamsarlıktan kaynaklanan bir ölüm güzellemesi söz konusu; dolayısıyla da ölüme davet gibi önemli bir tehlike algılamadım, diyebilirim…

Bununla birlikte, günlük hayatın akışı içinde tandır vb bazı tanıdık şeyler görmek; ayrıca, İran’a ilişkin geleneksel-kültürel özellikler ve bilgilerle karşılaşmak çok hoşuma gitti…

Yazarın, yanlış anlamadıysam, 22-27 yaşları arasında  (1925-1930) -yani savaştan da önce- Paris’te olduğunu ve burada iki intihar girişimi olduğunu okudum. Kitaptaki bazı unsurlar, arkadaşı çok değinmese de başarısız ve nihayetinde başarılı olan intihar girişimleriyle birlikte, daha gençlik dönemlerinde mevcut olan ciddi bir ruhsal hastalığın işareti olarak değerlendirilebilir, diye düşündüm…

Son olarak, “acaba, sonu ölümle biten intiharı olmasaydı Sadık Hidayet, “bu Sadık Hidayet” olarak algılanır mıydı yine de” diye aklımdan geçti, kendini öldüren sanatçılara duyulan yadsınamayacak ilgiyi hesaba katarak…

Not: Kitabın farklı çevirilerinde önemli yorum farkları olduğunu duydum; bu farkları bütünlüklü olarak ortaya koyacak bir inceleme ile kısa zamanda karşılaşabilmeyi isterim…

KÖR BAYKUŞ
Orijinal Adı: Bûf-i kûr
Çeviren: Behçet Necatigil
Yapı Kredi Yayınları
22. Baskı, İstanbul 2017
88 Sayfa

 

MM

*yazı

 

Köşe Yazılarım, Kitaplar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Doğu Ekspresi Bloggerları ve Libido

İhtisas Tramvayı

Doğu Ekspresi 4 Çoraplar da pek şekermiş

Malumunuz Doğu Ekspresi yoğun bir blogger ilgisine mazhar oldu. Öyle ki blogger olmayan normal Karslılar memleketlerine trenle gidememekten yakınır oldular. Toplum en kılcal başlığa kadar kutuplaştığı için Doğu Ekspresi bloggerları da muhafazakarlar tarafından antipatik, sekülerler tarafından da sempatik bulunuyor gibi görünmekte. Yine de bu akımdan duyulan rahatsızlık sadece kimlikle açıklanamayabilir. Bu konu Edith Jacobson’ın Kendilik ve Nesne Dünyası kitabını okurken aklıma düşüverdi, oradan alıntılayarak devam edeyim.


Oradan alıntılayarak devam edemedim çünkü önce bir iki kavramını açıklamazsam psikanalitik jargona hakim olmayanlar zorlanacaklar sanırım. Libido, yaygın kanının aksine cinsel istekten ibaret değildir. Cinsel istek libidonun tamamı değil, tezahürlerinden biridir. Libido en basit tabiriyle yaşamsal enerji demek. Enerji var ama bu enerji nereye dönecek? İşte bu enerji çeşitli nesnelere yatırılabilir, ki buna da libidinal yatırım denmekte. Kişinin bir şey için arzu duyması, heveslenmesi, hayalini kurması libidinal yatırımın tezahürlerindendir.  Bu arzu bir kişiyi elde etmek de, bir okula girebilmek de…

View original post 1.459 kelime daha

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DÖNÜŞÜM

 

DÖNÜŞÜM

Sen idealindeki sen değilken benden idealindeki ben olmamı beklemen ne kadar doğru? Üstelik sen de benim idealimdeki sen değil ve ben de idealimdeki ben değilken…
MM

Foto: Neslihan Gezer, Bayraklı-İzmir

Düşünceler, Görsel, Günlük, Perspektif, Sorular içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

SIRA

SIRA

Alınca özelden para
asıl işe verilip ara
Parayı verene
verilir ön sıra,
Sanılır, bu olur
ara sıra,
Aksayan çok şey
yanı sıra
Kanar hakkaniyet denen
onulmaz yara…

MM

Düşünceler, Günlük, Şiirlerim içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yeni yıl Dileği

 

4 yıl önce yazmışım alttaki dilek yazısını…

Hâlâ geçerli mi?
Aradan geçen zamanda neler oldu, unuttuğumuz, unutmak istediğimiz, unutamadığımız???
Ne bombalar patladı, sokaklarda, yüreklerde?
Kimleri ve neleri yitirdik?
Kimlerin bizlerden alacakları var?
Kimlere borçlarımız birikti?
Yitirdiklerimiz ve biz, huzura erer miyiz?
“Gelen gideni aratmasın” kadar küçüldü mü sınırları dileklerimizin?

Yine de umut olsun, ille de umut, huzura ve sevince…

MM

mine miski

Yeni yılın önce içinde yer aldığımız/ait olduğumuz küçük gruplarımıza diğerkamlık, barış, huzur ve mutluluk getirmesini diliyorum…

İnsanın, içinde yer aldığı en yakın ve en küçük birimlerde bile sevgi, anlayış, hoşgörü görmemesi durumunda; daha, böylesi küçük birimlerde bile olumlu değişim yaratamadığını fark etmesi ve bunun aczini duyumsaması halinde, ülkesi ve tüm dünya için olumlu, düşün ötesinde, yürekten inanabileceği, gerçekçi temennilerde bulunabilmesi mümkün mü?

İkinci soru: Yukarıdaki dilekleri “getirecek olan” kim, yeni yıl mı biz mi?

MM

View original post

Düşünceler, Görsel, Günlük içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın