Karaduygun’daki Hüzün ve Keder Hakkında

“Hüzün, dünyaya kendi güvenlik telaşıyla bakan, a’dan z’ye dünyevileşmiş insanların iç burkuntusu, keder ise onlardan geriye kalan yoksulların, dışlananların, katliamdan sağ kalanların, sürülenlerin, travestilerin, göçmenlerin, sakatların, transeksüellerin, sömürülenlerin, aşkını ilan eden eşcinsellerin, has sanatçıların, işkenceden kurtulup mülteciliğe sürüklenenlerin niteliğine işleyen feci bir deneyimdir.

Hüzünlülerin çoğu dünyadan ödü kopan bencil çocuklar yetiştirip bencilliği yavrularlar; keder sınıfındakilerse onların çocuklarına hayatı öğretirler. Bazı hüzünlüler atalarının eksik bıraktıklarını tamamlayıp tamamlamadıkları kaygısıyla kıvranırken, kederliler üç kuşaktan öteye gidemezler. Ataları kayıptır.

Hüzünlüler kendilerinden utanmadan başkalarından tiksinebilirler. Kederliler tiksinmeye gönül  indiremeyecek denli kirletilmişlerdir zaten. Gelin görün ki haset ve imrenmenin iç içe geçtiği bulanık duygularla hüzün sınıfıyla derin bağlar kurarlar. Kederlilerin birçoğu kölece bir boyun eğişle en çok hüzünlüler tarafından oyalanmak isterler. Sanırlar ki keder hüzne temas ettiğinde her şey dile gelip yeryuvarlağını dolaşacak. Oysa hüzünlüler dinler sadece, hanım/efendice bir itidalle dinlediklerini yutup yaşlanma korkularına, can sıkıntılarına ve bunun gibi bir dizi loş duyguya geri dönerler. Onlar sadece kibarca üzüntü duyarlar.

Kederliler ise fenalık karşısında acı çekerler. Her iki sınıf da oldukça utangaçtır. Hüzünlülerin çoğunun utangaçlığı görgüden doğar, kederlilerinki ise eziklikten.Hüzünlüler lafı gediğine koyar, kederliler küfreder.Hüzünlülerin kahramanları vardır, kederliler birbirleri için kahramanlık ederler.”

Sema Kaygusuz “Karaduygun” Doğan Kitap Mart-2012 sayfa:72-73.

Sema Kaygusuz’un son kitabı Karaduygun’dan bu bölümü okuyunca, hüzüne haksızlık etmiş gibi geldi bana yazar… acaba hüznü mü bilmiyor, yoksa ben mi bilmiyorum???

bu metinde, insanların hüzüncüler ve kederliler diye 2 sınıfa ayrıldığını, hüzüncülerin biraz hafifsendiğini hissediyorum… ve yazının akışı kulağa-göze güzel gelse de bu anlamın, kendi gerçekliğime uymadığını düşünüyorum… çünkü, çok kez hüzünlü bir insanım ben ve sevinçliyken de hep bir parça hüzünlüyümdür, ama benim hüznüm, kederin daniskasını bilip yaşayıp bir tarafa koymaktalığımdan ileri gelir… yani, derin kederi bilmeseydim, tanımasaydım böylesi hüznüm hiç olmazdı, belki de… 
 
… ve işte, kitabın bunları düşündürtmesi, irdeletmesi bile aslında iyi bir şey kuşkusuz…
MM
“Karaduygunlar” hakkında: 
Şu çivisi çıkmış dünyamızda, etrafımıza baktığımızda, ezilenlerin tümünün, birbiri için duyarlılık gösterdiğini söyleyebilir miyiz, rahatlıkla? Mesela, engelliler, sakatlar, Kürt meselesine özel bir ilgiyle bakıyor mu? Eşcinseller, bu dünyadaki tüm acılara savaş açmış durumda mı? Şehit anaları engellilerle haşır neşir mi? Yoksa, herkes “ateş düştüğü yeri yakar” atasözünü haklı çıkarma yolunda mı, yani herkes kendi derdine mi düşmüş? “Gemisini yürüten kaptanlar”a  ne sıklıkta rastlamak mümkün? İşçiler, gecekonduda yaşayanlar, evsizler mi değiştiriyor ya da değiştirmekte kendilerinin ya da diğerlerinin kaderlerini? Tersine, yardım ve hayır kuruluşlarında gönüllü olarak çalışanların tümünün “karaduygunlar” olduğunu söyleyebilir miyiz?
 
Acı, aynı zamanda öyle bir şey ki, bazen insanı kör edebiliyor, bencilleştirebiliyor, kalbinin etrafında kalın bir kabuk oluşturabiliyor; hatta çokça gördüğümüz üzere, öfke, kin, nefret ve intikam duygularını tetikleyebiliyor… kendini öteki hisseden veya ötekileştirilen, bazen bambaşka yönlere sürüklenebiliyor…
 
Bence asıl önemli olan, duyarlılığın yaygınlaştırılması, empati kazanımının arttırılması, -ki bu da yetmez- bir şeyleri değiştirme gücünü ve cesaretini kendinde hisseden ve eyleyen, “her kesimden” bireyler olması… 
Aksi takdirde, evet, toplumcu bir duyarlılık göstermek mümkün; ancak, çizgileri keskinleştirmek, gerçek anlamda diğerini ötekileştirmek, yaralara, hastalıklara derman olmaz; hatta tersine, demin söylediğim gibi, bilenmelere ve yıkıcı tepkilere bile yol açabilir, kimi zaman.
 
Acının, öteki olmanın bir nevi kutsanması, tıpkı, kadını korumak adına, “önce insan olmak” yerine, belki farkında bile olmadan, cinsiyetçiliğe yönelmek gibi…
MM
Reklamlar
Bu yazı Alıntı, Günlük, Kitaplar içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s