KENDİNE AİT BİR ODA

Tanıtım yazısından:

Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Kolay okunur, çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve edebiyat.”
Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

“Woolf, mantıkla olduğu kadar hayalle,  nükteyle olduğu kadar bilgiyle ve gerçek bir romancının hayalgücüyle.” The New York Times

Alıntılar:

“Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir.” (S.40)

“…uygar toplumlarda kullanımları nasıl olursa olsun, aynalar, tüm şiddete dayalı ve kahramanca eylemler için gereklidir.” (S.41)

“…kadın gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumluluğu yok olur. erkek sabah kahvaltısında ve akşam yemeğinde kendini gerçek boyutlarının en az iki katında göremezse, kararlar vermeyi, …… nasıl sürdürecektir?” (S.41)

“… Her şeyden önce derinlikleri, sığlıkları, boş gururu ve yücelikleri ile kendi ruhunu aydınlatmalı ve kendi güzelliğinin ya da sadeliğinin senin için ne anlama geldiğini; yapay mermer bir düzeyde, kumaşların durduğu pasajlar boyunca dizili ecza şişelerinden gelen uçucu kokular arasında dönüp duran ayakkabıların, eldivenlerin ve başka ıvır zıvır şeylerin değişken dünyasıyla olan kendi ilişkini anlatmalısın….” (S.100)

“… geçici ve kişisel olandan kalıcı bir yapı inşa etmedikçe duyarlıktaki yoğunluk ve algılamadaki incelik hiçbir işe yaramaz.” (S.104)

“… ister akıl ister kişilik becerilerinin, kişileri sınıflayıp, başlarına kepler takıp adlarına ünvanlar eklemekte uzmanlaşmış Cambridge’de bile, şeker ve tereyağ tartar gibi tartılabileceğine inanmıyorum. … İki cinsin birbirine karşı kışkırtılması; üstünlük iddialarının ve zayıflığın bir tarafın üstüne yıkılması, insanlığın taraflara bölünmüş olduğu ve bir tarafın öbürünü yenmesi gerektiği gibi konular, kürsüye çıkıp başöğretmenin elinden süslü püslü bir kupa almanın çok önemli olduğu özel ortaokul aşamasına aittir. İnsanlar olgunlaştıkça “taraflara”, başöğretmenlere ve süslü püslü kupalara inanmayı bırakırlar. Her durumda, sözkonusu olan bir kitapsa, bir daha çıkmayacak biçimde beceri etiketleri yapıştırmak çok güç bir iştir. Günümüz yazınına ilişkin eleştiriler, yargıya varma güçlüğünün değişmez örnekleri değil midir? Aynı kitaba hem “bu müthiş kitap” hem de “bu değersiz kitap” denmektedir. Övgü ve yergi, her ikisi de bir anlam taşımazlar. Hayır, bir değerlendirme yapmak, zamanın hoş geçmesini sağlamakla birlikte, tüm uğraşların en gereksizidir ve değerlendirme yapanların dediklerine boyun eğmek tutumların en onursuzudur. Yazmak istediklerinizi yazdığınız sürece önemli olan tek şey budur; bunun yüzyıllarca mı yoksa yalnızca saatlerce mi önemli kalacağını kimse söyleyemez. Ama kafanızda yarattığınız dünyanın tek bir telini, elinde gümüş bir kupa tutan başöğretmenin ya da bir ölçü cetveli tutan profesörün sözüne uymak için gözden çıkarmak en aşağılık ihanettir ve eskiden insanların başına gelebilecek en büyük felaketler arasında sayılan bekaretin ve servetin gözden gözden çıkarılması bunun yanında yalnızca bir pire ısırığı gibi kalır. …” (S.118-119)

“… ‘Yoksul ozanın günümüzde en ufak şansı yoktur; iki yüzyıl da olmamıştır… Yoksul bir çocuğun İngiltere’de, büyük yazınsal yapıtları doğuran zihinsel özgürlüğe kavuşma bağımsızlığını elde etmekte ancak Atinalı bir kölenin oğlundan biraz daha fazla umudu vardı.’* İşte hepsi bu. Zihinsel özgürlük maddi şeylere dayanır. Şiir, zihinsel özgürlüğe bağlıdır. Ve kadınlar yalnızca iki yüzyıldır değil, en başından beri yoksul olmuşlardır. Kadınların Atinalı kölelerin oğullarından daha az zihinsel özgürlükleri olmuştur. …” (S.120)

(*Sir Arthur Quiller-Couch’tan Woolf’un alıntısı.)

“… Bence yazarın, gerçeklik karşısında öbür insanlardan daha çok yaşama olasılığı vardır. Onu bilip toparlayıp bizlere aktarmak yazarın işidir.” (S.123)

“… Kısaca ve açıkça, kişinin olduğu gibi görünmesinin her şeyden üstün sayılacağını söylüyorum. Coşturucu bir biçimde söylemesini bilseydim, başkalarını etkileme düşleri kurmayın derdim. Her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.”(S.123)

“… Yaşama işini sürdürmeniz için sizi daha nasıl yüreklendirebilirim? Genç hanımlar, diyebilirim, lütfen kulak verin, sıkıcı son şimdi başlıyor, bence sizler utanç verici ölçüde bilgisizsiniz. Bir tek önemli buluşunuz yok. Hiçbir zaman bir imparatorluğu yerinden sarsmış ya da bir orduyu savaşa götürmüş değilsiniz. Shakespeare’in oyunları da sizlere ait değil ve hiçbir zaman barbar bir kavimi uygarlığın iyi yönleriyle tanıştırmadınız. Özrünüz ne? Dünyanın, her biri trafiğe, işe güce ya da aşka dalmış beyaz, siyah ve çikolata renkli sakinleriyle dolu sokaklarını, alanlarını ve ormanlarını gösterip yapacak başka işlerimiz vardı demeniz doğrudur. Bizim yaptıklarımız olmasaydı, o denizlerde yelken açılmazdı, o verimli topraklar birer çöl olurdu. İstatistiklere göre şu anda var olan bir milyar altı yüz yirmi üç milyon insanı, belki de altı ya da yedi yaşına kadar, doğurup, besleyip, yıkayıp eğittik, kimilerimiz yardım gördükse de bütün bunlar çok zamanımızı aldı.

       Söylediklerinizde doğruluk payı olduğunu yadsıyamam. Ama aynı zamanda, 1866 yılından beri İngiltere’de kadınlar için iki fakülte olduğunu; 1880 yılından beri evli bir kadının kendi servetine yasal olarak sahip çıkabileceğini ve dokuz yıl öncesinde, 1919’da ona oy hakkı tanındığını anımsatabilir miyim? Yine on yıldan beri çok mesleğin de sizlere açıldığını anımsatabilir miyim? Bu büyük ayrıcalıkları ve yararlanılabildikleri süreyi ve şu anda herhangi bir yoldan yılda beş yüz pound kazanabilen iki bin kadar kadın olduğunu göz önünde tutarsanız, olanaksızlıklar, öğretim, destek, boş zaman ve para eksikliği gibi özürler geçerli olamaz. …” (S. 125)

“… Benim inancıma göre bu bir tek sözcük yazmayan, yolların kesiştiği bir yerde yatan kadın şair hala yaşıyor. Benim içimde ve sizin içinizde ve bulaşık yıkayıp çocukları yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan birçok başka kadının içinde yaşıyor. O yaşıyor çünkü büyük ozanlar ölmez; her zaman var olmayı sürdürürler; yalnızca kanlı canlı aramızda dolaşma fırsatına gereksinimleri vardır. Ve şimdi bu fırsatı ona tanıma sırası sizde. Çünkü benim görüşüm şu ki, bir yüzyıl daha yaşarsak -birey olarak yaşadığımız ayrı küçük yaşantılardan değil, gerçek yaşam olan ortak yaşamımızdan söz ediyorum- ve her birimizin yılda beş yüz poundu ve kendi odası olursa; düşündüğümüzü tam olarak yazma yürekliliği ve özgürlüğü alışkanlığına sahip olursak; biraz olsun ortak oturma odasından uzaklaşıp insanları her zaman birbirleriyle olan ilişkileri değil ama gerçeklikle olan ilişkileri çerçevesinde görebilirsek ve gökyüzünü, ağaçları ya da kendi içinde var olan herhangi bir şeyi de böyle görebilirsek; Milton’un gülyabanisinin ardına bakabilirsek; çünkü hiç kimse görüş alanımızı kapamamalı ve gerçeği göğüslersek, çünkü şu bir gerçektir ki, tutunacak bir kol yoktur ve tek başımıza yol alırız ve yalnızca kadınların ve erkeklerin dünyasıyla değil, gerçeklikle ilişki içindeyizdir; o zaman beklediğimiz olanak doğacak ve Shakespeare’in kız kardeşi olan ölü ozan, birçok kez toprağa yatırdığı bedenine bürünecektir. Kendinden önceki erkek kardeşinin yaptığı gibi tanınmamış kadın öncülerinin yaşamından kendi yaşamını çekip çıkaracaktır. Bu hazırlık olmaksızın, bizim harcamamız gereken çabalar olmaksızın, yeniden doğduğunda, şiirlerini duyarak yaşama ve yazma olanağı bulacağı konusundaki kararlılığı olmaksızın doğabileceğini umamayız, çünkü bu olanaksızdır. Ama inanıyorum ki, eğer bizler onun için çalışırsak, o ozan gelecektir ve bunun için çalışmak, yoksulluk içinde ya da tanınmadan da olsa çabaya değer.” (S.126-127)

Reklamlar
Bu yazı Alıntı, Kitaplar içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s