BİR MEKTUP – SON ÜMİT

SIRADAN DİYALOGLAR

BİR MEKTUP – SON ÜMİT

Merhaba Canım,

Akşam ve bugün, son bir kaç haftada olanları ve yakında konuştuklarımızı düşündüm… Kâh uykum kaçtı kâh yersiz uyudum; kâh iştahım kaçtı kâh fazla yedim…

İşime olan bağım ve sevgim, sanata ve üretmeye tutkum, anne olarak çocuğumu yetiştirmeyle ilgili düşüncelerim… tarumar ediliyor, hem de en başta en yakındakiler tarafından… Çalışan bir insan olarak vicdanî, yasal ve mesleksel sorumluluklara sahip çıkmak karalanmalara neden oluyor… Ülkemle, içinde yaşadığım toplumla ve kendi varlığımla ilgili yaşamsal endişelerim, bir çok zaman yakınımdakilerinkiyle eşleşmiyor… İnsan olmaya, onur ve erdeme, sevgi ve saygıya dayanan ilişkilere dair temel bilgi ve inançlarım en yakınımdakilerde bile karşılık bulamıyor çok defa… Kişisel olması son derece doğal tercihler dahi her daim sorgulanıyor… Şimdi geriye baktığımda kendimi bildiğimden beri bulunduğu demin az biraz ötesinde olduğunu artık anladığım aklım, yorgun… yorgun ve yenik… ruhum -ya da ruh diye isimlendirdiğimiz her neyse o- da… hep yararsız, boşa giden, umarsız, tüketici bir çaba… artan bir güvensizlik duygusu, tutunamama hissi…

Kimse, ezberinin, değil bozulması; dokunulası, sorgulanası olmasına dahi tahammül edemiyor… Kendi doğrularının onaylanmasından başka, karşıdakilerin yolunun da kendisininkine halel getirmeyecek biçimde çizilmesini istiyor, dahası talep ediyor… Hemen herkes böyle. Ne yazık ki bazı yönlerden sen bile buna dahilsin… Peki ben? Ben başka mıyım ki?

Kişiselleştirilmeyen, yani suçlama, yargılama, dayatma, hakaret vb ne dönüştürülmeyen ve “ben” alanına saygı duyularak yapılan bir fikrî tartışmaya, doğruların çarpıştırılmasına veya aranmasına sonuna kadar açığım… Yapma ve öğrenme konusunda istekliyim. Evet, bir çok konuda çok şey biliyorum; ama, iddia ettiğim sanılanın aksine, her şeyi ve her konuda en iyi ve doğruyu bilmiyorum… Üstelik çok da ihtiyaç duyuyorum daha fazla bilmeye. Bu bakış ve arayış yerine gördüğüm yaygın olarak, toptancı ve kestirmeci, gerçekliği tahrif eden bir üslupla yanlışlama, ötekileştirme tutumu… Şimdi seni duyuyor gibiyim, “gerçeklik ne ki”? E işte, senin de işini gücünü yaparken emin olunduğu ön kabulüyle günlük hayatını sürdürmeye yarayan gerçeklikler yok mu? Onların dahi yanlışlandığı bir ortamda işini gücünü nasıl yapar, “sen”liğini nasıl sürdürürsün? “Kırmızı ışıkta durulur”gibi bir kurala karşı, kırmızıda geçilebilecek istisnaî durumları da sayma bana, mesela… ve bu ülkede çoğunluğun gözünde, kırmızı ışıkta geçmek, hız sınırını aşmak -tabii yakalanmaksızın- marifet, uyanıklık; aksi ise enayilik, siniklik… işte, buna benzer boyutta bir tahrifattan söz ediyorum…

Öyle, böyle… Nihayetinde, tüm bunlar karşısında duyduğum büyük üzüntü, beni felç ediyor… Kasvet içinde boğuluyorum. Öfke bile bir bakıma bundan daha iyi, çünkü, bir hamleye taşıyabilir belki insanı… Oysa, bu derin üzüntü, sadece gitmek/kaçmak duygusunu çağırabiliyor, en iyi ihtimalle… Ki, bunca çökkünlük halindeyken olanak dışı görünen bu hayal de karamsarlığı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor… Vakitsiz ölüm haberleri, vakitsiz güzelliklere ağır basıyor. Açan çiçekler, yenik düşüyor boynu bükülenlere…

Geçecek… mi? Bilmiyorum…

İşte, senin çok yıkıcı bulduğun ve kınadığın “ömrüm uzun olmaz, fazla yaşamam muhtemelen” sözü, bu ruh hâlinin sürüklediği noktadan çaresizliğin, acının sesi… Ama belki de bu mektup, hatta bu sesin kendisi bile hâlâ bir ümit taşıyor olmanın bir ifadesidir…

Son ümit… Kim bilir?!

….

Gözleri buğulanmış kadın, saçları düzgün, kafası karışık; e-mektubun tarihine baktı, 3 gün önce yazılmıştı… Niye daha önce gelmemişti ki bu e-posta? Yoksa geldi de görmemiş miydi? Niye bir telefon etmek aklına gelmemişti bu arada, hatır sormak için veya öylesine işte? İç geçirdi…

– Ne yapmalı acaba? Ne yazmalıyım?

“Ama, karakteri kaderidir insanın… insan değişmez, sen de ben de tatlım… Biliyorum ki başka insanlar olma, olabilme olanağımız hiç yok… yoktu… Aslında çaresizlik duygun ve üzüntünün şiddeti de bunu senin de biliyor olmandan, bence… öyle değil mi?” demek istedi, diyemedi…

Bir e-posta daha göründü kutuda…

– Cancağızım, mektubuma cevap vermedin… Ama ne yazacağını tahmin etmiyor değilim. “İnsan değişmez” diyeceksin. Oysa, hiç inanmadım bu söze, ki sen de bilirsin, inanmamaya da devam edeceğim… Ümit hep vardır… Aslında son ümit diye bir şey de yoktur… Özlemle öpüyorum…

MM

26-03-2016

Reklamlar
Bu yazı Sıradan Diyaloglar içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s